Sepet
Sepetinizde ürün bulunmamaktadır.

Bir Elma

Bundan tam üç buçuk sene önce bu yazıyı yazdığım saatlerde giyinip evden çıkmak üzere olurdum herhalde. Büyük ihtimalle tam şu sıralarda bir elmayı yolda yemek için alelacele çantama atıyordum. Ama bugün, tam da şu anda otobüste bulanan midemi bastırmak için yediğim elmanın acısını çıkarırcasına doya doya yiyorum elmamı. İki elma arasında öyle büyük fark var ki… Bir kere bu elmanın bir tadı var. Çantama alelacele attığım sıradan bir elma değil bu. Yoldan geçerken canım çektiği için manavın tezgahından özenle seçtiğim bir elma. Üç buçuk sene önce değiştirdiğim hayatımın bana armağanı bu elma. Bir hikayesi var… O yüzden artık acele etmiyorum elma yerken. Çünkü her hikâye fark edilmeyi hak ediyor ve bir köşede o günün gelmesini bekliyor. Tıpkı benim gibi. Bundan üç buçuk sene önce; hayatımın şu an bu noktaya geleceğini asla tahmin etmezdim. Biri bana bir elmayla ilgili bazı şeyler anlatacağımı söylese herhalde deli falan derdim. Elma bu işte. Neden abartıyorsun? 

Şimdi bana bir anda olmuş gibi gelse de hayatımın bugünkü haline evrilmesi uzun bir süreçte gerçekleşti. Ama tahmin edersiniz hikayesini bir çırpıda anlatabilirim. Hem öğrencilik hayatımın son yılında hem de avukat olarak çalışmaya başladığımda deli gibi akademik kariyer yapmak isteyen biriydim. Çünkü en son içinde olduğum ortam akademik olarak son derece başarılı olan hocalarımdan oluşuyordu. Yazdıkları makaleler, katıldıkları sempozyumlar, bilgi birikimleri, kısacası sahip oldukları akademik yetkinlik ve gördükleri saygı beni etkilemişti. Önümdeki en başarılı ve saygın rol modeller onlardı ve ben de dolayısıyla hayatta başarılı olmak için tek seçeneğimin akademik kariyer olduğunu düşünüyordum. Tabii o zamanlar bu “öğrenilmiş isteklerin” farkında olmadığım için gerçekten beni bu hayatta mutlu edecek tek şeyin kariyer yapmak olduğunu düşünmüştüm. Hayatımı bu yönde çizmeye karar vermenin gerçek hedefim olduğunu sanıyordum. Birilerinin bana vereceği ve ismimin önüne eklenecek başlıkların önemli olduğuna inanmıştım.   Kariyer hedeflerim için Almanya’da okumaya karar verdim. Belgeler hazırlandı; her biri noter yeminli tercümanlar tarafından İngilizceye ve Almancaya çevrildi, okula gönderildi ve kabul maili alındı. Okuldan mail gelinceye kadar aslında durumun ciddiyetini çok anlayabildiğimi söyleyemem. Sınava girebilmem için Almanya’ya gitmem gerekiyordu. Uçak bileti almak için internette gezinirken bir rahatsızlık hissetmeye başladım. Ofiste iki mail arasında hızlıca yapılan simitli kahvaltıda aklıma bir soru düştü: “Peki ya sonra ne olacak? Gerçekten bunu istiyor muyum?”   “Gerçekten” burada çok kilit bir kelime. Bir şeyi gerçekten isteyip istemediğinizi anlamanın tek yolu da sanırım onu neden istediğinizi kendinize dürüstçe itiraf edebilmekten geçiyor. Çünkü insan beyni çok büyük bir manipülatör. Düzenini değiştirmekten korktuğu için kendini her şeye inandırma gücüne sahip. Ben biraz şanslıydım. Kafamdaki sorular ben onları manipüle etme fırsatını yakalayamadan kendiliğinden aktı: “Neden akademik kariyer yapmak istiyorum? Amacım kendimi geliştirmek, topluma faydalı işler yapmak mı yoksa toplum tarafından kabul edilme ve saygınlık arzusunun peşine mi düştüm? Hadi bir an için kendimi ve egomu düşünmediğimi kabul edelim, insanlığa fayda sağlamanın benim de içime sinebilecek başka yolları da var. Ben bu yolu seçmek istediğime emin miyim?” O kısacık anda kendime kaç tane soru sordum hatırlamıyorum. Sadece hayatımın ilerleyen kısımlarında neler olabileceğini hayal ettiğimde ruhumun buna iyi bir tepki vermediğini biliyorum.   Gerçekten istediğim şeyin bu olmadığını anladıktan sonra ne istediğimi bulmaya geldi sıra. Uzun bir zaman düşündükten sonra o zaman bu soruya “seyahat etmek” cevabını vermiştim. Seyahat etmek istiyordum. Ve onlarca bilinmeyenin arasında, nasıl yaptıysam yepyeni bir hayata adım atma cesaretini gösterdim. Elbette işin bundan sonraki kısmı birdenbire olmadı. Hayatımda bu kararı vermemi etkileyen; zorlanmama sebep olan ve aynı zamanda işleri benim için kolaylaştıran birçok faktör vardı. Kafamda yüzlerce soruyla ve içimde büyüyen onlarca korkuyla aylar geçirdim. Her bir korkuyu ve zamanın o korkulara nasıl cevap verdiğini uzun uzun anlatmak gerekir. O da başka bir yazının konusu olsun ama her şey her zaman çok kolay değildi. Yaşanan her süreç olumlu ya da olumsuz olması fark etmeksizin son derece uzundu ve aralarında hiç bitmeyecek izlenimi verenler de vardı. Ama aradan üç yıl geçti ve o gün kafama taktığım her ne varsa bugün hiçbirinin “gerçekten ne istediğine karar vermiş” biri için o kadar da önemli ve korkutucu olmadığını biliyorum. Bu sayede artık daha cesur kararlar verebiliyorum. Verdiğim kararların beni getirdiği noktada bugün yeni bir hayali daha gerçekleştirmek ve karavanda yaşamaya başlamak üzereyim.

Bundan seneler önce verdiğim karar yalnızca bir seyahat kararı değildi. Ben hayatımı ve düşünme şeklimi değiştirdim. İstediğim şey bir gün seyahat etmek olabileceği gibi bir gün evde oturup dantel örmek de olabilirdi. Ama en önemlisi şuydu; artık yapacağım şeylere karar verirken ilk dikkate aldığım şey kendi isteklerimdi. Dolayısıyla bir gün dantel örmek beni heyecanlandırırsa ve bir sürü dantelim olsun istersem onu da hiç düşünmeden yapabilirdim. O günden sonra daha çok heyecan duyduğum ve keyif aldığım şeyleri yapmaya odaklandım. Bu sayede insanlar tarafından başka insanlar için hazırlanan sınavları vererek kazanılan unvanlara verdiğim değeri de yeni hayatıma açılan kapının eşiğinde; dışarıda bırakabildim.

O zamandan beri kendime sıklıkla sorduğum bir soru var. Steve Jobs her sabah uyandığında aynaya bakıp bu soruyu sorarmış kendine: “Eğer bugün hayatının son günü olsaydı, hala bugün yapacağın şeyi mi yapmak isterdin?” Her sabah uyandığınızda kendinize soracak daha iyi bir sorunuz yoksa bence bunu sormayı ihmal etmeyin. Ne istediğinize karar vermek kolay bir süreç değil. Çünkü önce gerçekten neyi istemediğinizi kendinize itiraf etmeniz gerekiyor ve bu zorlu bir yolculuk. Ama binlerce kilometrelik bir yolculuk da tek bir adımla başlar. Her bir adımın farkında olduğunuz müthiş bir yolculuğunuz olsun.

 

Melike Dede

2016 yılında avukat olarak çalıştığı işinden istifa etti ve seyahat etmeye başladı. Bisikletle başladığı ilk uzun seyahatinde Türkiye'den Hindistan'a gitti. Hindistan’dan sonra sırt çantasıyla Tayland’a geçti ve burada bir süre İngilizce öğretmeni olarak çalıştı. Bu uzun seyahati yaklaşık 11 ay sürdü.

Türkiye'ye döndükten sonra kısa süreli yurtdışı gezilerine ve yurtiçi seyahatlerine devam etti. Kendisinin de kurucuları arasında yer aldığı Doğaya Dönüş Kampı isimli oluşum ile doğa faaliyetleri ve insanlara doğa bilincini yaymayı hedefleyen eğitim kampları düzenlemeye başladı. Gençlerin daha fazla yurtdışı eğitim fırsatından faydalanması ve hayata baktıkları pencereyi genişletmek için bir arkadaşıyla birlikte Sınırları Aşan Gençlik Derneği'ni kurdu.

Yaptığı çalışmalarda ve katıldığı söyleşilerde özellikle çevrenin korunmasına, iklim değişikliğine, minimal yaşama değiniyor ve daha sürdürülebilir bir dünya için vegan yaşamayı tercih ediyor. Şu anda karavanda yaşıyor ve markalar için dijital içerikler üretiyor. Yaptığı işlerin yanı sıra sosyal sorumluluk projeleri üretmeye ve dernek faaliyetlerine de devam ediyor.

En büyük hayali sağlıklı, üretken bir yaşamda gerçekten istediği şeyleri yapabilmek ve istemediği şeyleri yapmama hakkını özgürce kullanabilmek.


Instagram: https://www.instagram.com/melkeontheroad
Web Site: https://www.melkeontheroad.com